Yurek
New member
Fakat toplumun o kişiye nasıl davrandığı ilişkilerini etkileyebilir.
Örneğin göçmen bir kadın hem kadın olmanın hem de göçmen olmanın getirdiği sosyal kırılganlıklarla karşılaşabilir. Etnik veya ulusal kimliği nedeniyle stereotiplere maruz kalabilir. Benzer şekilde azınlık bir erkeğin erkeklik algısı, çoğunluk grubuna mensup bir erkeğinkiyle aynı sosyal koşullarda oluşmayabilir.
Bu nedenle “ırk” veya “etnik köken” üzerinden insanların cinsel davranışlarını açıklamaya çalışmak yerine, ayrımcılığın, statü farklarının ve sosyal dışlanmanın ilişkiler üzerindeki etkisini incelemek daha sağlıklıdır.
Kesişimsellik: Kadın olmak tek başına bütün hikâyeyi anlatmaz
Burada “kesişimsellik” kavramı özellikle işe yarıyor.
Bir kişinin hayatındaki toplumsal konumlar birbirinden bağımsız çalışmaz. Bir kadın aynı zamanda düşük gelirli olabilir, göçmen olabilir, engelli olabilir, genç veya yaşlı olabilir. Bu özellikler birbirine eklenerek farklı bir deneyim yaratabilir.
Dünya Sağlık Örgütü de toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin etnik köken, sınıf, yaş, coğrafya, engellilik, göçmenlik statüsü, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği gibi faktörlerle kesişebildiğini açıkça belirtiyor.
Bu bakış açısı kadınların deneyimlerini daha empatik değerlendirmemize yardımcı olabilir. Çünkü “kadınların deneyimi” diye tek bir deneyim yoktur.
İstanbul'da ekonomik olarak bağımsız yaşayan bir kadının ilişki deneyimiyle küçük bir yerleşim yerinde ailesine ekonomik açıdan bağımlı yaşayan bir kadının deneyimi aynı olmayabilir. Eğitim düzeyi, yaş, aile yapısı, sosyal çevre ve kişisel güvenlik algısı farklı sonuçlar yaratabilir.
Aynı durum erkekler için de geçerlidir.
Bu nedenle toplumsal cinsiyet tartışmalarında “kadınlar şöyledir” veya “erkekler böyledir” cümlelerinden mümkün olduğunca uzak durmak gerekir.
“Sevişmek” kelimesinden rıza kavramına
Kelimenin tarihine baktığımızda “sev-” kökünün merkezinde sevgi ve duygusal bağ fikrinin bulunduğunu görüyoruz. Modern anlamdaki cinsel çağrışım ise kelimenin günümüzdeki kullanım alanlarından biridir.
Fakat modern cinsel ilişkiler açısından asıl kritik kavram yalnızca “sevgi” değil, rızadır.
Dünya Sağlık Örgütü cinsel sağlığı, yalnızca hastalıkların bulunmaması şeklinde tanımlamıyor; saygı, güvenlik, ayrımcılıktan ve zorlamadan uzak olma ve kişinin cinsel haklarının korunması da bu çerçevenin içinde yer alıyor.
Bu ayrım önemli çünkü “sevgi” tek başına sağlıklı ilişkiyi garanti etmez.
Bir kişi partnerini sevdiğini söyleyebilir ama partnerinin sınırlarına saygı göstermeyebilir. Bir ilişkide duygusal bağ bulunabilir ama ekonomik baskı veya psikolojik manipülasyon da olabilir.
Dolayısıyla “seviyoruz, o hâlde sorun yok” mantığı yeterli değildir.
Sağlıklı yakınlıkta sevgi kadar karşılıklılık, özgür irade, güven ve sınırların tanınması da önemlidir.
Dil neden toplumsal değişimi anlamak için önemli?
Eski Türkçe metinlerin bize öğrettiği en önemli şeylerden biri, dilin yalnızca kelimelerden ibaret olmadığıdır.
Orhun Yazıtları yaklaşık VIII. yüzyıla ait en eski kapsamlı Türkçe yazılı kaynaklar arasında yer alır ve söz varlıklarının yalnızca somut kavramlardan oluşmadığı, soyut kavramlar bakımından da zengin olduğu görülür.
Fakat elimizdeki yazılı kaynakların sınırlı olması da unutulmamalı. Orhun Yazıtları esas olarak siyasi tarih, devlet, savaş, yönetim, topluluk ve kağan-halk ilişkileri gibi konular etrafında şekillenir. Bu nedenle “Eski Türkler cinselliği şöyle yaşıyordu” gibi geniş sonuçları birkaç kelime veya birkaç yazıttan çıkarmak metodolojik olarak doğru olmaz.
Dahası, yazılı kaynaklarda bulunmayan bir kelimenin günlük dilde hiç kullanılmadığını söylemek de mümkün değildir.
Bu nedenle tarihî dil araştırmasında en sağlıklı yöntem, kelimenin tanıklanmış biçimlerini, türevlerini, bağlamlarını ve farklı dönemlerdeki anlam değişikliklerini birlikte incelemektir.
Bugünkü “sevişmek” ile geçmişteki “sev-” arasında ne kadar doğrudan bağ kurabiliriz?
Bence en makul cevap şu:
Köken bakımından güçlü bir bağ vardır; fakat anlam bakımından birebir eşitlik kurmak doğru değildir.
Eski Türkçedeki sev- kökü “sevmek” anlamıyla ilişkilidir. Bundan türeyen sevin- gibi biçimler erken Türkçe metinlerde görülür.
Ancak bugünkü “sevişmek” kelimesinin cinsel anlamını geçmişe aynen taşımak, tarihsel anlam değişmelerini göz ardı eder.
Bir kelimenin kökü aynı kalabilir ama toplumun o kelimeye yüklediği çağrışım değişebilir.
Bu aslında dilin en güzel özelliklerinden biridir.
Bugün “sevişmek” dediğimizde bir kişinin aklına karşılıklı aşk, başka birinin aklına romantik ilişki, bir başkasının aklına doğrudan cinsel birliktelik gelebilir. Bu farklılıkların tamamı bireysel olduğu kadar kültürel ve toplumsal bağlamlardan da beslenir.
Asıl tartışılması gereken soru belki de şu: Kim, kimi, nasıl sevebiliyor?
“Eski Türkçede sevişmek ne demek?” sorusu ilk bakışta yalnızca bir etimoloji sorusu gibi duruyor.
Ama biraz derinleşince karşımıza çok daha büyük bir mesele çıkıyor: İnsanların sevme, sevilme, yakınlık kurma ve kendi bedenleri hakkında karar verme imkânlarını toplum nasıl şekillendiriyor?
Kadınlar açısından mesele bazen sosyal beklentiler, güvenlik, ekonomik bağımsızlık ve bedenleri üzerinde karar verme hakkıyla bağlantılı olabiliyor. Erkekler açısından ise geleneksel erkeklik beklentilerini sorgulamak, rıza ve duygusal iletişim konusunda sorumluluk almak önemli hale geliyor. Fakat bunların hiçbiri bütün kadınları veya bütün erkekleri açıklayan tek bir modele indirgenemez.
Toplumsal normlar da değişmez şeyler değil. UN Women'ın toplumsal normlar üzerine araştırmaları, normların aile, devlet, piyasa ve topluluk gibi kurumlarla ilişkili olduğunu ve değişimin yalnızca bireylerin düşüncelerini değiştirmekten ibaret olmadığını gösteriyor.
Bu nedenle belki de “sevişmek” kelimesine bakarken sadece “eskiden ne demekti?” diye sormak yerine birkaç soruyu birlikte düşünmek gerekiyor:
Bir toplum sevgi ile cinselliği neden ve nasıl birbirinden ayırıyor?
Kadınların ve erkeklerin romantik deneyimleri neden aynı davranışlar söz konusu olduğunda farklı değerlendirilebiliyor?
Ekonomik bağımsızlık, mahremiyet ve eğitim kişinin ilişki kurma özgürlüğünü ne kadar etkiliyor?
Etnik köken, göçmenlik veya sosyal sınıf insanların romantik ilişkileri hakkında oluşturduğumuz önyargıları nasıl şekillendiriyor?
Erkeklik anlayışının değişmesi, erkeklerin ilişkilerinde daha fazla iletişim ve sorumluluk üstlenmesini nasıl sağlayabilir?
Ve en önemlisi: Bir kelimenin tarihini araştırırken, kendi çağımızın anlamlarını geçmiş insanlara ne kadar yansıtıyoruz?
Bana göre “sevişmek” kelimesinin en ilginç tarafı tam da burada ortaya çıkıyor. Bir yanda çok eski bir sev- kökü var; diğer yanda yüzyıllar boyunca değişen toplumsal ilişkiler, ahlak anlayışları, cinsiyet rolleri ve ekonomik koşullar. Kelime aynı aileden geliyor olabilir ama kelimenin toplumsal anlam dünyası sabit değil.
Bu yüzden eski Türkçedeki “sevişmek” meselesini yalnızca “seksin eski Türkçedeki karşılığı neydi?” şeklinde ele almak yerine, dilin, sevginin, cinselliğin ve toplumun birbirini nasıl etkilediği üzerinden düşünmek çok daha açıklayıcı.
Kaynaklar ve notlar
Dil tarihi: Orhun Yazıtları ve Eski Türkçe hakkında Mustafa S. Kaçalin'in TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki çalışması; Orhun Yazıtları'nın VIII. yüzyıl tarihini, dil özelliklerini ve söz varlığını değerlendirmek için kullanılmıştır.
Tarihî Türk dili: Eski Türkçe ve sonraki dönemlerde fiil yapıları ile eklerin işlevleri üzerine Pelin Ekşi'nin çalışması, özellikle karşılıklılık/dönüşlülük eklerinin tarihî kullanımlarını değerlendirmek için başvurulan kaynaklardan biridir.
Toplumsal cinsiyet ve sağlık: Dünya Sağlık Örgütü'nün toplumsal cinsiyet, eşitsizlik ve kesişimsellik açıklamaları.
Cinsellik ve sosyal bağlam: Dünya Sağlık Örgütü'nün cinsel sağlık tanımı; cinselliğin sosyal, ekonomik, kültürel, politik ve tarihsel faktörlerle ilişkisini ortaya koyuyor.
Toplumsal normlar: UN Women'ın toplumsal normlar ve toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine araştırmaları.
Sosyolojik araştırmalar: Annual Review of Sociology'de yayımlanan çalışmalar, romantik ve cinsel ilişkilerin toplumsal cinsiyet, sosyoekonomik statü, ırk/etnik köken ve cinsel kimlik gibi faktörlere göre farklılaşabildiğini tartışıyor.
Kişisel deneyim notu: Bu yazıda kişisel bir cinsel deneyim veya bireysel tanıklık kullanılmamıştır. Kişisel deneyim aktarımı yerine tarihî dil kaynakları ve akademik/kurumsal araştırmalar esas alınmıştır. Bu tercih özellikle “geçmişte insanlar nasıl yaşıyordu?” gibi sorularda anekdot ile tarihsel kanıtı birbirine karıştırmamak açısından önemlidir.
Tarihsel anlam iddiasını daha temkinli kur
Dilbilgisi ve toplumsal analizi ayır
Örneğin göçmen bir kadın hem kadın olmanın hem de göçmen olmanın getirdiği sosyal kırılganlıklarla karşılaşabilir. Etnik veya ulusal kimliği nedeniyle stereotiplere maruz kalabilir. Benzer şekilde azınlık bir erkeğin erkeklik algısı, çoğunluk grubuna mensup bir erkeğinkiyle aynı sosyal koşullarda oluşmayabilir.
Bu nedenle “ırk” veya “etnik köken” üzerinden insanların cinsel davranışlarını açıklamaya çalışmak yerine, ayrımcılığın, statü farklarının ve sosyal dışlanmanın ilişkiler üzerindeki etkisini incelemek daha sağlıklıdır.
Kesişimsellik: Kadın olmak tek başına bütün hikâyeyi anlatmaz
Burada “kesişimsellik” kavramı özellikle işe yarıyor.
Bir kişinin hayatındaki toplumsal konumlar birbirinden bağımsız çalışmaz. Bir kadın aynı zamanda düşük gelirli olabilir, göçmen olabilir, engelli olabilir, genç veya yaşlı olabilir. Bu özellikler birbirine eklenerek farklı bir deneyim yaratabilir.
Dünya Sağlık Örgütü de toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin etnik köken, sınıf, yaş, coğrafya, engellilik, göçmenlik statüsü, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği gibi faktörlerle kesişebildiğini açıkça belirtiyor.
Bu bakış açısı kadınların deneyimlerini daha empatik değerlendirmemize yardımcı olabilir. Çünkü “kadınların deneyimi” diye tek bir deneyim yoktur.
İstanbul'da ekonomik olarak bağımsız yaşayan bir kadının ilişki deneyimiyle küçük bir yerleşim yerinde ailesine ekonomik açıdan bağımlı yaşayan bir kadının deneyimi aynı olmayabilir. Eğitim düzeyi, yaş, aile yapısı, sosyal çevre ve kişisel güvenlik algısı farklı sonuçlar yaratabilir.
Aynı durum erkekler için de geçerlidir.
Bu nedenle toplumsal cinsiyet tartışmalarında “kadınlar şöyledir” veya “erkekler böyledir” cümlelerinden mümkün olduğunca uzak durmak gerekir.
“Sevişmek” kelimesinden rıza kavramına
Kelimenin tarihine baktığımızda “sev-” kökünün merkezinde sevgi ve duygusal bağ fikrinin bulunduğunu görüyoruz. Modern anlamdaki cinsel çağrışım ise kelimenin günümüzdeki kullanım alanlarından biridir.
Fakat modern cinsel ilişkiler açısından asıl kritik kavram yalnızca “sevgi” değil, rızadır.
Dünya Sağlık Örgütü cinsel sağlığı, yalnızca hastalıkların bulunmaması şeklinde tanımlamıyor; saygı, güvenlik, ayrımcılıktan ve zorlamadan uzak olma ve kişinin cinsel haklarının korunması da bu çerçevenin içinde yer alıyor.
Bu ayrım önemli çünkü “sevgi” tek başına sağlıklı ilişkiyi garanti etmez.
Bir kişi partnerini sevdiğini söyleyebilir ama partnerinin sınırlarına saygı göstermeyebilir. Bir ilişkide duygusal bağ bulunabilir ama ekonomik baskı veya psikolojik manipülasyon da olabilir.
Dolayısıyla “seviyoruz, o hâlde sorun yok” mantığı yeterli değildir.
Sağlıklı yakınlıkta sevgi kadar karşılıklılık, özgür irade, güven ve sınırların tanınması da önemlidir.
Dil neden toplumsal değişimi anlamak için önemli?
Eski Türkçe metinlerin bize öğrettiği en önemli şeylerden biri, dilin yalnızca kelimelerden ibaret olmadığıdır.
Orhun Yazıtları yaklaşık VIII. yüzyıla ait en eski kapsamlı Türkçe yazılı kaynaklar arasında yer alır ve söz varlıklarının yalnızca somut kavramlardan oluşmadığı, soyut kavramlar bakımından da zengin olduğu görülür.
Fakat elimizdeki yazılı kaynakların sınırlı olması da unutulmamalı. Orhun Yazıtları esas olarak siyasi tarih, devlet, savaş, yönetim, topluluk ve kağan-halk ilişkileri gibi konular etrafında şekillenir. Bu nedenle “Eski Türkler cinselliği şöyle yaşıyordu” gibi geniş sonuçları birkaç kelime veya birkaç yazıttan çıkarmak metodolojik olarak doğru olmaz.
Dahası, yazılı kaynaklarda bulunmayan bir kelimenin günlük dilde hiç kullanılmadığını söylemek de mümkün değildir.
Bu nedenle tarihî dil araştırmasında en sağlıklı yöntem, kelimenin tanıklanmış biçimlerini, türevlerini, bağlamlarını ve farklı dönemlerdeki anlam değişikliklerini birlikte incelemektir.
Bugünkü “sevişmek” ile geçmişteki “sev-” arasında ne kadar doğrudan bağ kurabiliriz?
Bence en makul cevap şu:
Köken bakımından güçlü bir bağ vardır; fakat anlam bakımından birebir eşitlik kurmak doğru değildir.
Eski Türkçedeki sev- kökü “sevmek” anlamıyla ilişkilidir. Bundan türeyen sevin- gibi biçimler erken Türkçe metinlerde görülür.
Ancak bugünkü “sevişmek” kelimesinin cinsel anlamını geçmişe aynen taşımak, tarihsel anlam değişmelerini göz ardı eder.
Bir kelimenin kökü aynı kalabilir ama toplumun o kelimeye yüklediği çağrışım değişebilir.
Bu aslında dilin en güzel özelliklerinden biridir.
Bugün “sevişmek” dediğimizde bir kişinin aklına karşılıklı aşk, başka birinin aklına romantik ilişki, bir başkasının aklına doğrudan cinsel birliktelik gelebilir. Bu farklılıkların tamamı bireysel olduğu kadar kültürel ve toplumsal bağlamlardan da beslenir.
Asıl tartışılması gereken soru belki de şu: Kim, kimi, nasıl sevebiliyor?
“Eski Türkçede sevişmek ne demek?” sorusu ilk bakışta yalnızca bir etimoloji sorusu gibi duruyor.
Ama biraz derinleşince karşımıza çok daha büyük bir mesele çıkıyor: İnsanların sevme, sevilme, yakınlık kurma ve kendi bedenleri hakkında karar verme imkânlarını toplum nasıl şekillendiriyor?
Kadınlar açısından mesele bazen sosyal beklentiler, güvenlik, ekonomik bağımsızlık ve bedenleri üzerinde karar verme hakkıyla bağlantılı olabiliyor. Erkekler açısından ise geleneksel erkeklik beklentilerini sorgulamak, rıza ve duygusal iletişim konusunda sorumluluk almak önemli hale geliyor. Fakat bunların hiçbiri bütün kadınları veya bütün erkekleri açıklayan tek bir modele indirgenemez.
Toplumsal normlar da değişmez şeyler değil. UN Women'ın toplumsal normlar üzerine araştırmaları, normların aile, devlet, piyasa ve topluluk gibi kurumlarla ilişkili olduğunu ve değişimin yalnızca bireylerin düşüncelerini değiştirmekten ibaret olmadığını gösteriyor.
Bu nedenle belki de “sevişmek” kelimesine bakarken sadece “eskiden ne demekti?” diye sormak yerine birkaç soruyu birlikte düşünmek gerekiyor:
Bir toplum sevgi ile cinselliği neden ve nasıl birbirinden ayırıyor?
Kadınların ve erkeklerin romantik deneyimleri neden aynı davranışlar söz konusu olduğunda farklı değerlendirilebiliyor?
Ekonomik bağımsızlık, mahremiyet ve eğitim kişinin ilişki kurma özgürlüğünü ne kadar etkiliyor?
Etnik köken, göçmenlik veya sosyal sınıf insanların romantik ilişkileri hakkında oluşturduğumuz önyargıları nasıl şekillendiriyor?
Erkeklik anlayışının değişmesi, erkeklerin ilişkilerinde daha fazla iletişim ve sorumluluk üstlenmesini nasıl sağlayabilir?
Ve en önemlisi: Bir kelimenin tarihini araştırırken, kendi çağımızın anlamlarını geçmiş insanlara ne kadar yansıtıyoruz?
Bana göre “sevişmek” kelimesinin en ilginç tarafı tam da burada ortaya çıkıyor. Bir yanda çok eski bir sev- kökü var; diğer yanda yüzyıllar boyunca değişen toplumsal ilişkiler, ahlak anlayışları, cinsiyet rolleri ve ekonomik koşullar. Kelime aynı aileden geliyor olabilir ama kelimenin toplumsal anlam dünyası sabit değil.
Bu yüzden eski Türkçedeki “sevişmek” meselesini yalnızca “seksin eski Türkçedeki karşılığı neydi?” şeklinde ele almak yerine, dilin, sevginin, cinselliğin ve toplumun birbirini nasıl etkilediği üzerinden düşünmek çok daha açıklayıcı.
Kaynaklar ve notlar
Dil tarihi: Orhun Yazıtları ve Eski Türkçe hakkında Mustafa S. Kaçalin'in TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki çalışması; Orhun Yazıtları'nın VIII. yüzyıl tarihini, dil özelliklerini ve söz varlığını değerlendirmek için kullanılmıştır.
Tarihî Türk dili: Eski Türkçe ve sonraki dönemlerde fiil yapıları ile eklerin işlevleri üzerine Pelin Ekşi'nin çalışması, özellikle karşılıklılık/dönüşlülük eklerinin tarihî kullanımlarını değerlendirmek için başvurulan kaynaklardan biridir.
Toplumsal cinsiyet ve sağlık: Dünya Sağlık Örgütü'nün toplumsal cinsiyet, eşitsizlik ve kesişimsellik açıklamaları.
Cinsellik ve sosyal bağlam: Dünya Sağlık Örgütü'nün cinsel sağlık tanımı; cinselliğin sosyal, ekonomik, kültürel, politik ve tarihsel faktörlerle ilişkisini ortaya koyuyor.
Toplumsal normlar: UN Women'ın toplumsal normlar ve toplumsal cinsiyet eşitliği üzerine araştırmaları.
Sosyolojik araştırmalar: Annual Review of Sociology'de yayımlanan çalışmalar, romantik ve cinsel ilişkilerin toplumsal cinsiyet, sosyoekonomik statü, ırk/etnik köken ve cinsel kimlik gibi faktörlere göre farklılaşabildiğini tartışıyor.
Kişisel deneyim notu: Bu yazıda kişisel bir cinsel deneyim veya bireysel tanıklık kullanılmamıştır. Kişisel deneyim aktarımı yerine tarihî dil kaynakları ve akademik/kurumsal araştırmalar esas alınmıştır. Bu tercih özellikle “geçmişte insanlar nasıl yaşıyordu?” gibi sorularda anekdot ile tarihsel kanıtı birbirine karıştırmamak açısından önemlidir.
Tarihsel anlam iddiasını daha temkinli kur
Dilbilgisi ve toplumsal analizi ayır